Hey İstanbul Hey: Bir İstanbul ve Kader Yüzleşmesi

İstanbul... Sağlam bir darbesini yemedikçe kimsenin bırakıp gidemediği, taşı toprağı altın sanılan ama düşeni bir tekmede dostlarının devirdiği o devasa derya. Benim hikayem, bu koca şehrin köhne bir pansiyonunda; taban tahtaları çürümüş, nem kokulu bir odada başladı.

Eski püskü birkaç elbise, bir masa saati ve baş ucu kitapları... Masamda ise yemekten kısıp iş umuduyla aldığım sararmış gazeteler dururdu. İstanbul benim için can yakan, kalp acıtan ama vazgeçilemeyen bir sevgili gibiydi. Kunduracılıktan anlardım, çekirdekten yetişme saya ustasıydım ama makineler çoktan elimizden almıştı ekmeğimizi.


Sarayburnu'nda Bir Bilgeyle Karşılaşma

Bir gün yine yarı aç yarı tok, Sarayburnu’nda denizin kenarına çöktüm. Yanıma bir adam oturdu. "Memleket neresi?" dedi. "Konyalıyım abi" dedim. İstanbul'da ne aradığımı sorduğunda ise verecek net bir cevabım yoktu aslında. Bu sadece bir "iş umudu" değil, umarsız bir kaçıştı belki de.

"İstanbul derler abi, bir görmek, yaşamak lazım" diyebildim sadece.

Adam gülümsedi, elini dizime vurdu ve o unutamadığım sözü söyledi: "Evlat, hayat senaryosu çekime giderken yazılmış bir Türk filmi gibidir. Hayat, karşıtının ölüm olduğu sanılan ama aslında karşıtı olmayan bir kavramdır."


Hayatın Zıttı Ölüm müdür?

Adam karanlığın içinde kaybolup giderken, arkasından uzun uzun düşündüm. Gerçekten de hayat, aceleye gelmiş bir film çekimi gibiydi; her şey akışta, her şey anlık. Ve o sözün derinliğine indim: Hayatın zıttı ölüm değildi. Ölüm, doğumun zıttıydı. Hayatın ise zıttı yoktu... Sadece eş anlamlısı vardı: Yaşam.

O gün o bankta, kadere isyan etmeden karşılamayı ve hayatın fıtratına uyum sağlamayı öğrendim. Belki bir gün bana da şiir yazar Hayaloğlu gibi bir şair... Kim bilir?